“…Hata olamaz; ben deneme sonuçlarını OM ile değerlendirdim” (Enstitü; RID raporunu komiteye sunan araştırıcı; yetmişler)”;…Böyle bir şey olur mu Allah aşkına !” (OP > Antalya-Kumluca Turunçgil üreticisi isyan ediyordu; ikibinli yıllar)...”
Merhaba
Merak ediyorum;
Zirai Mücadele Araştırma Enstitüleri (ZMAE) bugün, tarım ilaçlarına ne kadar önem veriyorlar ?
Bundan kırk yıl önce Tarım ilaçlarının ruhsat ve kullanım izni amaçlı biyolojik etkinlik denemelerini (RID), ZMAE yapıyordu. O günlere oranla ZMAE bugün tarım ilaçlarına kendi araştırmalarında ne kadar yer veriyor ?
ZMAE nün tarım ilaçlarına verdikleri önem, Zirai Araştırma Enstitüleri (ZAE) nin tohuma verdikleri önem kadar olsaydı neler değişirdi ?
Yazıma aşağıdaki sorulardan sonra şimdilik devam etmeyeceğim.
OM nedir ?
OP nedir ?
ZMAE deki araştırıcı RID denemesindeki değerlendirme hatasını kabul etmeden sonuçlarını savunurken neden ve nasıl OM e sığınıyordu ?
RIDlerde hangi hataları yaptık ?
RIDlerden vaz geçmek yerine ne yapılabilirdi; yapılmalıydı ?
Yazıma, Enstitüde çalışan bir grup arkadaşımızla birlikte Derneğimizin kuruluşunda öncülük eden değerli müdürümüz Dr.Kâzım Türkoğlu‘nu saygı, şükran ve rahmetle anarak başlamak istiyorum.
Kuruluş tarihi 05.09.1990 olan “Bornova Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü Mensupları (Borzemliler)” derneğinin 12 yıl süre ile başkanlık görevini yürüten rahmetli müdürümüz Kâzım Bey 2002 yılından itibaren dernek çalışmalarının başkanlığım altında yürütülmesini benden özellikle rica etmişti. Nitekim 4 dönem (2002-2004 ve 2008-2014) bu görevi severek yürüttüm.
Görevim sırasında en büyük arzum, derneğimizin bir web sayfasının oluşturulması idi. Maalesef gerçekleştiremedik. Bu arzumuzu şimdiki dernek başkanımız Doç.Dr.Mustafa Copcu arkadaşımız pratik zekası ve üstün becerisiyle halletti (borzemliler.org). Kendisine kocaman teşekkürler. Hele pandemi nedeniyle zorunlu olarak bir araya gelemediğimiz son yıllarda bizler için yeni bir iletişim kanalı sağlanmış oldu. Kendisine daha önemli bir teşekkürüm de 1985 yılında kurumumuzdan ayrılmasına karşın hep enstitülü olarak kalması nedeniyledir.
Enstitü > İstasyon > Enstitü
Öte yandan, çalışmalarımız sırasında beni ve meslektaşlarımızı derinden üzen konu enstitümüz isminin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yeniden yapılanma çalışmaları sonucunda 2011 yılında “Zirai Mücadele Araştırma İstasyonu” olarak değiştirilmesi olmuştur. Nitekim derneğimiz tarafından hazırlanan 1931 yılından itibaren bu kurumda çalışan tüm teknik elemanların fotoğraflı özgeçmişlerini içeren kitabımızın başlığında da “istasyon” sözcüğünü kullanmak zorunda kalmıştık. Çok şükür ki kurumumuz kitabın basılmasının hemen sonrasında, 2015 yılında “Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü-Bornova” adını alarak hak ettiği eski ismine yeniden kavuşmuş oldu.
Cemal Aksoy, Hans Bremer& Bodenheimer
Dernek olarak, enstitüdeki sosyal çalışmaları idarecilerimiz ve sosyal kolumuzda çalışan arkadaşlarımızla birlikte sorunsuz yürüttük. Katkılarıyla bize destek olan ve yüreklendiren tüm emeği geçenlere sonsuz teşekkürler. Kuruluş günü etkinliklerimiz, yaza ve kışa merhaba toplantılarımız hep renkli ve heyecanlı geçti.
Enstitümüzün 73 ncü kuruluş yıldönümü nedeniyle 16.02.2003 tarihinde gerçekleştiriğimiz etkinliğe kurumumuzun en yaşlı üyesi olan 93 yaşındaki Cemal Aksoy‘un, oğlu araştırmacı gazeteci yazar Yaşar Aksoy yardımıyla tekerlekli sandalye ile katılması bizleri hem onurlandırdı, hem de unutamadığımız anılarımız arasında yer aldı.
Dernek olarak zaman zaman bizi kıramayacaklarını düşündüğümüz bazı dostları konuşmacı olarak davet ettik.
Bornova’da “Ziraat Vekaleti İzmir Ziraat Mektebi“nden 1933 yılında mezun olduktan sonra kuruluşumuzun ilk uzman memuru olan Cemal Aksoy‘un 1998 yılındaki (yanlış hatırlamıyorsam) enstitünün kuruluş yılı ile ilgili anılarını bir öykü tadında anlatması hâlâ hafızalardadır. İkinci Dünya Savaşında Nazi Almanya’sından kaçan ünlü Fitopatolog Dr.Hans Bremer(2) ile birlikte bitki hastalıkları; ayrıca yine Alman Entomolog Bodenheimer(3) ile özellikle koşniller üzerinde çalışmalar yapan bu meslek büyüğümüzü bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyoruz.
Ziraat Fakültesinden sevgili arkadaşım Tülây Gökovalı‘nın eşi Prof.Dr.Şadan Gökovalı‘nın “Söylenceden Şiire” isimli konuşması (13 Şubat 2013) ve kendisinin de şairini aşan şiir olarak nitelediği “Agora Meyhanesi”nin şairi Dr.Onur Şenli ve E.Ü.Z.F.öğretim üyelerinden Prof.Dr.Ayhan Çıkın ikilisinin enstitümüz Coşkun Saydam Salonu‘nda düzenlenen, 21.10.2013 tarihindeki şiir dinletileri güzel anılar olarak hafızalarımızda kaldı. Artık aramızda olmayan bu değerli dostlarımızı rahmet ve saygı ile anıyorum.
Enstitümüz kurucusu Nihat Şevket İyriboz‘un meslektaşımız olan üyük oğlu Demir İyriboz ile enstitüye gelmeden önceki ilk atandığım kurum olan Bölge Zirai Mücadele Reisliği'(4) nde 16 ay birlikte çalışmıştık. Kendisi reis yardımcısı idi. Zaman zaman 15 Şubatlardaki kuruluş yıl dönümü toplantılarımıza katılan bu değerli büyüğümüz bir gün bana “Pervin hanım ben enstitünün kuruluş yıllarında çocuktum ama hatırladıklarımı sizlere anlatmak istiyorum” deyince sevinçten havalar uçtuğumu hatırlıyorum. Bu bağlamda 09.12.2009 günü için bir toplantı ayarladık. Kendisinin Ankara Ziraat Fakültesi’nden sınıf arkadaşları olan Kadriye Öngören (Sebze Zararlıları Lab.Şefi) ve Sevim Erakay (Ambar Zararlıları Lab.Şefi)ı da davet ettim.
Bundan sonra anlatacaklarımı Demir İyriboz‘dan dinleyelim:
Demir İyriboz (Çırağan Çocuğu)
“…Nihat İyriboz 1923 yılında, “Çırağan Sarayı”nda oluşturulan “İstanbul Ziraat Müzesi“nin kurucusu olur. Demir bey 1926 yılında Çırağan’da doğar. Nihat bey Türk tarım ürünlerinin sadece bu müzede sergilenmesiyle yetinmez. Atatürk‘ün emriyle hayata geçirilen “Karadeniz Vapuru Projesi”nde de yer alarak çeşitli ürünlerimizin Avrupa’da tanıtılmasını sağlar. Eski ismi “Gülcemal” olan sonra Karadeniz Vapuru adını alan bu gemi 12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul’dan demir aldıktan sonra 12 ülkeden 16 Avrupa şehrini ziyaret eder ve gittiği her şehirde büyük bir ilgi ile karşılanır.
1926-1930 yılları arasında Nihat bey, Köln Tarımsal Araştırma Enstitüsü‘nde bitki koruma alanında ihtisas yapmakla görevlendirilir ve ailecek Almanya’ya gidilir. İhtisas bittikten sonra soğuk bir kış günü Bornova’ya dönerler. Hava o kadar soğuktur ki, beraberlerinde getirdikleri Almanca kitapların (halen enstitü kütüphanesinde mevcuttur) ambalaj kartonlarını yakarak ısınırlar. 15 Şubat 1931 tarihinde Nihat bey tarafından “Garbi Anadolu Haşarat ve Emraz Mücadele İstasyonu” adı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin alanındaki ilk araştırma istasyonu kurulur.
1963 yılında İzmir (Bornova) Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü ismini alacak olan bu kuruluşun ilk aracı iki tekerlekli bisiklettir. Araştırıcılar bisikletleriyle çevre tarla ve bahçelerde çalışmalarını sürdürürler.
Türkiye’nin ilk zirai ilaç üretimi, burada yapılır. “Kütahya Tozu” ile kurumun bahçesinde yetiştirilen Pyretrum bitkisi karışımından elde edilen ve “Erkmen-Kü” adı verilen bir insektisit ambar zararlılarına karşı kullanılır. Böylece Türkiye’de ilk yerli insektisit üretimi yapılmış olur.”
Yine Demir beyin aktardığına göre “… O zamanın Başbakanı İsmet İnönü, Tarım Bakanı Reşat Muhlis Erkmen, İzmir Valisi Kazım Dirik ve İzmir Belediye Başkanı Dr.Behçet Uz’un kurumu ziyaretlerinde Behçet Bey yetkililerden İzmir Fuarı’nda bir hayvanat bahçesi kurulmasını talep eder. Hayvanat bahçesinin önce enstitüde kurulması daha sonra fuara aktarılması na karar verilir ve daha sonra Sasalı’ya taşınan Fuar Hayvanat Bahçesi’nin temeli bu kurumda atılır. İlk hayvan Bornovalı bir iş insanı tarafından hediye edilen bir şempanzedir. Müteakiben başka çeşitli hayvanlar eklenir. Yılanlardan korkmayan ve onları eliyle tutabilen Nihat Bey bu türden de bazı hayvanları bahçeye katar. Daha sonraki yıllarda bunlar fuara aktarılmasına karar verilir.
Nihat Bey disiplinli olduğu kadar (5) elemanlarının konforunu da düşünen bir yönetici olarak arka bahçeye yaz günleri serinlemek isteyen elemanları için bir havuz yaptırır. Hatta yaz aylarında çalışanlarının kısa pantalon giymelerine izin verir. Enstitüye bir yaz günü üreticilerden birisi bilgi almak için gelip müdürü sorar. Nihat Bey “Buyrun, müdür benim” deyince, “kısa pantalonlu adamdan müdür olmaz” diyerek itiraz eder.
Cumartesi geceleri “şarap gecesi”dir. Lojman salonunda müzikli, danslı eğlenceler düzenlenir. Nihat Beyin eşi Ayşe Hanım Bornova Belediye Encümeni’nde görevlidir. Çoğunluğu bekar olan elemanlar için yemekhane kurulmasını sağlar. Ayrıca belediyeden taksitli arsalar temin ederek elemanlarının ev sahibi olmalarına ön ayak olur.
Birçok başarılı işlere imza attıktan sonra Nihat Bey, 1950 yılında Enstitüden ayrılır; 1950-54 yılları arasında Çanakkale milletvekilliği ve bir süre Tarım Bakanlığı yapar. (6)
31.08.1988 tarihinde aramızdan ayrılan, saygı, şükran ve rahmetle andığımız Nihat İyriboz için pekçok şey söylenip yazılabilir. Ancak bu yazıda söz konusu olan enstitünün kuruluş yıllarında çocuk yaşlarındaki Demir İyriboz‘un bizlere naklettiği anılardır.
Konuşmasının sonunda kendisine derneğimiz tarafından bir şükran plaketi takdim edildi.
Bugün aramızda olmayan, 01.03.2016 tarihinde kaybettiğimiz Demir İyriboz‘u 13 yıl önce bize aktardığı anılarıyla tekrar yaşatırken saygı, şükran ve rahmetle anıyorum. Aynı toplantıda Sevim Erakay ve Kadriye Öngören‘den de güzel anılar dinledik. Derneğimizce lendilerine takdim ettiğimiz çiçeklerle şükranlarımızı sunduk. Ne yazık ki, Sevim ablamız da artık aramızda değil. Kendisini 19.04.2009 tarihinde yıldızlara uğurladık. Bu vesileyle sevgili büyüğümüzü saygı, şükran ve rahmetle anıyor, Kadriye Öngören ablamıza da sağlıklı ömürler diliyorum.
Mensubu olmaktan her zaman büyük onur duyduğum bu kuruluşta 24 yıl araştırıcı, daha sonra da derneğimiz yöneticisi olarak büyük bir zevk ve heyecanla çalıştım. Arkadaşlarımızla büyük dostluklar kurarak güzel anılar biriktirdik.
Birlikte çalıştığım arkadaşlarıma, derneğimizin belirli sürelerde başkanlığını yürüten Dr.Yıldız Çiçek, Doç.Dr.Gönül Demir, Dr.Bilge Mısırlıoğlu ve yönetim kurulumuzda çalışan meslektaşlarıma, Enstitü müdürlerimize ve kademede katkı sağlayan herkese sonsuz teşekkürler. Bugün yazdıklarımızın geçmişten günümüze, daha sonra geleceğe uzanan yolda mesleğimiz ve Enstitümüz adına, ilgi ve heyecan duyan meslektaşlarımıza bir ışık olur umudunu taşiyarak saygılarımı sunuyorum.
Dr.Emine Pervin Önder
03.12.2022
********************
M.Copcu’nun eklediği açıklamalar:
(1): Pervin Önder : İzmir (Urla) 05.07.1943; İzmir Kız Lisesi; E.Ü.Z.F.1965; Reislikten Enstitüye (1966; Tarımsal savaşımın mutfağında ustalaşmak); Turunçgil-Aonidella-Doktora (1977); İngilizce ve Fransızca; DPT destekli Elma İçkurdu-Erken Uyarı; TÜBİTAK destekli incir ve turunçgil koşniller; AMS Kısırlaştırma; +Biyolojik Mücadele Şube Şefliği; Londra-British Museum (1973); E.Ü.Z.F.Bitki Koruma Bölümünde “Bitk,i Korumada Deneme Tekniği” dersini vermek; EKAD ve Borzemliler Dernekleri; rahmetli Prof.Dr.F.Önder’in eşi
(2) Hans Bremer (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/13236) Hans Bremer, 15 Ekim 1891’de o tarihlerde Prusya’da, bugün güney Polonya’da bulunan Leobschütz’de doğmuştur. Breslau ve Münih’te biyoloji, kimya ve fizik okuduktan sonra 1922’de Breslau Üniversitesi’nde zooloji konusunda doktorasını vermiştir. Aynı yıl, bitki koruma dalına yönelmiştir. 1924’te Ziraat ve Orman Devlet Biyoloji Kurumu’nda (Biologischen Reichsanstalt für Land- und Forstwirtschaft) çalışmaya başlamıştır. 1937’de Tarım Bakanlığı’nın daveti üzerine bitki hastalıkları uzmanı olarak Türkiye’ye gelmiş ve 1940’a kadar Bornova Zirai Mücadele Enstitüsü’nde, 1940-51 arasında da Ankara Zirai Mücadele Enstitüsü’nün Fitopatoloji Bölümü’nda çalışmıştır. Ülkemizde yaptığı çalışmalar içinde en kayda değer olanları Türkiye Fitopatolojisi adlı 3 ciltlik kitabı ile Türkiye’nin Parazit Mantarları Üzerinde İncelemeler isimli 6 kısımda toplanan yayınlarıdır. Ankara Zirai Mücadele Enstitüsü Fitopatoloji Bölümü’nün herbariumunu oluşturan çeşitli parazit mantarlara ait çok sayıdaki örneğin önemli bir kısmı onun tarafından tayin edilmiş veya Avrupa’nın yetkili kurumlarına onun aracılığı ile tayin ettirilmiştir. Yerli ve yabancı çeşitli dergilerde çıkan yazılarından da anlaşılabileceği gibi, Türkiye’nin birçok fitopatoloji problemi onun bilgisinin ışığı altında halledilmiştir. Bu çalışmalarına paralel olarak Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde öğretim görevi de üstlenmiştir. 1951 yılında, Federal Biyoloji Kurumu başkanının davetiyle Almanya’ya dönen Bremer, Türkiye’den ayrıldıktan sonra da Türkiye’deki mesai arkadaşlarıyla irtibatını kesmemiş, onların çalışmalarına yardımcı olmuş, ülkemizin fitopatolojik konularına olan ilgisi devam etmiştir. Hans Bremer’e, Almanya’nın Wiesbaden eyaletinde toplanan 35. Alman Bitki Koruma Kongresi’nde, 13 Ekim 1964 günü, bitki koruma alnındaki başarılı hizmetlerinin bir mükafatı olarak Otto Appel29F29 madalyası verilmiştir. Bremer, madalyayı aldıktan sonra, bir fitopatolog olarak Türkiye’de meslek hatıralarını anlattığı konuşmasını yaparken rahatsızlıklanarak vefat etmiştir(5).
(4) : Bölge Zirai Mücadele Reisliği > Bölge Zirai Mücadele ve Karantina Başkanlığı (ki özellikle yıllık toplantıları doğruları bulma adına araştırmacı ve uygulamacı meslektaşlar arasında kıran kıran tartışmalı geçerdi.
(5): Nihat beyin disiplininden örnekler (MC): 1.Yaz sabahları enstitü kapısının önünde ayağında kısa panatlon, başında Panama şapka ve elinde bir değnekle dururmuş. Geç kalanlara elindeki değnekle vururmuş; 2.Şimdi müze olan tarihi binada çalışanların masaları duvara yapışık ve çalışanların yüzü duvara dönük olurmuş ve her birine hergün çalışacakları bir konu verirmiş; ve Pervin hanımın dediği gibi çalışanlarını ev sahibi yapmış. Bornova’nın en güzel caddesinin adı neden “Çiftçi Caddesi” idi bilir misiniz ?
(6) : Rivayet olunur ki rahmetli Nihat bey disiplin ve doğrulara olan inatçı bağlılığı ile Menderes Hükümetinde siyasetin ayak oyunlarına uyum sağlayamaz ve istifası istenir. Nihat bey istifa etmez. Nihat beyden kurtulmak için hükümet toptan istifa eder. Ya işte böyle bir “dimdik duran, adam adam gibi adamdı Nihat bey“, ben onu tanıdığım yıllarda bile…Mekanı cennet olsun.
Adana Marka Konferansı (2014) Doç.Dr.Mustafa Copcu “Öykünün İkna Gücü” ve Konyalı Mehmet
Merhaba
Dün (11.01.2022) yeni yılın ilk Dernek “BORZEMLİLER” Yönetim Kurulu toplantısı yaptık. Enstitüde Dr.Tanyolaç’ın odasında dört kişiydik. Pandemi nedeniyle kısıtlı ilişkiler içindeydik. Maske, Mesafe ve Temizlik önlemlerine özen gösterdik. Omikron varyantı ile bulaşma oranları artsa da geçen yıla oranla pandemi korkularımızın azaldığını gördük. Güncelin keyif kaçıran koşullarından kısa süreliğine de olsa uzak durduk. Özlemle ve anıların verdiği hazla gülümsemeyi yaşadık.
Web sayfamız konusunda bize sponsor olan Netdirekli Semih Kırgel beyin yardımları ile sosyal medyada “BORZEMLİLER” olarak ilk adımı attık (https://borzem.copcu.com/) Sayfamızda göreceğiniz bilgiler sadece Semih beyin hazırlıklarına yardımcı olmak üzere yer almıştır. Taslaktır. Hepsinin güncellenmeye, redakte edilmeye ve zenginleştirmeye gereksinimi vardır. Bu konuda bir “REDAKSİYON KURULU” oluşturmak istiyoruz. Gönüllü arkadaşlarımızı beklerken ben kendi adıma bu kurulda olmak istiyorum ve kabul ederse Dr.Pervin Önder‘i öneriyorum.
Sitemizde “ANILAR VE ÖYKÜLER” diye bir sayfa açtık. Bu sayfada yayınlanmasını istediğiniz anı ve öykülerinizi “şimdilik” bana göndermenizi rica ediyorum. Daha sonra redaksiyon kurulumuz bu görevi üstlenecektir. İlk anı için ben bu çağrıyı kendime gönderip, kendim redakte edip yayınlamak istiyorum. Bu amaçla yazmaya başladım. Umarım bir de görsel ekleyip bu amacımı geç kalmadan gerçekleştirebilirim.
Otuzlu yaşlardaki genç öğretmen soruyu ikinci kez sorarken sesi biraz sertleşmişti. Kara tahtanın başında ayakta duran adamın yaşı elli beşi aşmıştı. Tahtaya asılı harita üzerinde elini gezdirirken terlemeye başlamıştı. Bugüne nasıl gelinmişti ?
Yetmişli yılların başlarında (1971 olabilir) yeni Devlet Personel Yasası (657 sayılı) kabul edilmişti. Yasanın en önemli maddesi devlet memuru olmak ya da devlet memurluğunu sürdürmek isteyenlerin mutlaka, en az ilkokul diplomasına sahip olmasını mecburi kılmasıydı. Bizim (Bornova Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü) bir şoförümüz vardı. Sürücü belgesi (ki o zaman adı “Ehliyet” idi) vardı ama ilkokul diploması yoktu. Demek bugün diplomasızlar en üst yerlere gelirken elli yıl önce diplomasızlara ehliyet veriliyordu. Herneyse !
Sözünü ettiğim şoförümüzün emekli olabilmek için daha en az beş on yıl çalışması gerekiyordu. Bunun için 55 yaşında da olsa ilkokul diploması almalıydı. Gece okuluna kaydolan şoförümüz üç ay sonra sınavlara girer. İki sınavının anısı bugün hâlâ dün gibi belleğimdedir. Elliyi ortalayan yaşlarda sınava girmenin zorluğunu tahmin bile edemiyorum. Bunlardan biri Türkçe diğeri Coğrafya sınavıdır. Bu ilk yazımda Coğrafya sınavındaki bir enstantaneyi yansıtmaya çalışacağım.
Oğlu yaşlarında genç bir öğretmen, aslında kolay bir soru sormak istemiştir. Karatahtadaki Türkiye haritası önünde ayakta duran yaşlı öğrenciye “Ankara’yı gösterir misin ?” der. Yaşlı öğrenci haritaya döner ve Ankara’yı aramaya başlar. Elini harita üzerinde gezdirir. Bulamaz. Heyecanlanır. Kızarır. Terler. Bunalır. Genç öğretmen isteğini bu kez biraz daha sert bir ses tonu ile sorar: “Ankara’nın nerde olduğunu bilmiyor musun ?”. Yılların şoförü, yaşlı öğrenci aynı sertlikle ve net bir şekilde “Bin arabaya götüreyim !” der.
Yaşıtlarım, benden önceki ve sonrakilerin bir bölümü bu şoförümüzü çok iyi tanırlar. Kullandığı resmi araç 35ED038 plakalı Dodge’du. Dünyalar iyisidir. Saf bir Konyalıdır. Sadece şoförümüz değil, ehliyet almazdan önce hemen hepimizin sürücü hocası olmuştur. Arazi çalışmalarımızda her zaman yardımcımız olmuştur. Bir oğlu, bir kızı vardı ve oğlu meslektaşımızdır. Kim olduğunu anladınız; değil mi ?
Sınavın sonundaki bu söz hiç aklımdan çıkmaz. Bu öykü mesaj doludur. Bu öyküden sonra hep kendimi sorgulamışımdır: “Ankara’nın nerde olduğunu bilmek mi; yoksa Ankara’ya gidebilmek mi daha önemlidir ?“.
Bu sınavdan çıkardığım ders “Bilmek, yapabilmektir”. Ankara’nın nerde olduğunu bilip de Ankara’ya gidemiyorsan bu bilginin sana ne yararı olacaktır ?
Bir hafta sonra 77 yaşımı doldurmuş olacağım. Mesleğimin onaltı yılını Enstitüde geçirdim (1970/85). Sonraki 24 yılımı da bir İsviçre şirketinde mesleğimi sürdürürken ekstraları öğrenmelerle yaşadım. Mesleğime ek olarak ve gönüllü olarak otuz yıldan beri adına SSTC (Selling Skills Training Course / Satış Becerilerini Geliştirme Eğitimi) dediğimiz öğrenme ve ustalık yolculukları gerçekleştirmekteyim. Bu yolculuğun ana mesajını yukarıdaki sınavın sonucundaki sözden oluşturdum: ACTA NON VERBA...
Latince bir deyim “acta non verba” ve anlamı “laf değil eylem”; ya da yazımın başlığı gibi “Bilmek, yapabilmektir“.
Sözün özü; Ankara’nın nerde olduğunu bildiğin kadar Ankara’ya gidebilmelisin. Laf, değil eylem…
Sağlık ve esenlik dileklerimle yolunuz, yeni yılınız açık ve aydınlık olsun.
Doç.Dr.Mustafa Copcu
Dernek Başkanı
www.copcu.com (mustafa@copcu.com)
Kim olduğumu bilmek isterseniz: > https://www.copcu.com/wp-content/uploads/2018/04/MCV2018.pdf